05 / 03 / 2008

Saat geç oldu; yarın önce askerlik şubesine uğranılacak ondan sonra işe gidilecek.

Son penaltıdan önce aldım ruhsatı anahtarı, giydim montumu. Penaltıdan sonra da atlatım arabaya, iki apartman üstteki mahalle arkadaşım Alp’e gittim. İn dedim, Kadıköy’e  gidiyoruz. E-5′te birçok araç dörtlülerini açmışlardı; çok güzel gözüküyodu. Trafikte basılan kornalar, bağdat caddesindeki yoğunluk derken, heyacanın içine çok giremeden, ufak da olsa kokusunu alarak döndük geldik.

Özlemişim sanırım bu tür sevinçleri, Popescu’nun attığı penaltıdaki hissettiklerim aklıma geldi.

 Şimdi mutlu mutlu uyuma vakti.



Pizza Max

Author: admin
29 / 02 / 2008

İş hayatı hayattaki bazı zevklerimi köreltebiliyor. Örnek olarak daha önceleri evde bilgisayar karşısında geçirmek istediğim zamanın şuankine oranı verilebilir. Bu bahsettiğim zevklerden biri de pizza olmaya başladı. “Birkan, hadi bi pizza ısmarlayalım” şeklinde kardeşime seslendiğim zamanlar azalıyor yavaş yavaş. Neden ? Çünkü artık bazı öğlenler doyurucu ve çabuk olsun diye, bazı mesai’ye kaldığım akşamlar ofiste yemesi ve ofise ısmarlaması kolay diye ayın yirmi gününün en az beşinde pizza yiyorum.

Bir süredir, ilk başta ofise yakın olduğu için seçtiğim, Pizza Max’ten sipariş veriyorum.  Simit kenar seçeneği ve Jalapeno Cheddar kenar sosu bunun için yeterli sebep. Normalde yanında gelen kenar sosu bir şeye benzemiyor; yemeksepeti’nde sipariş verirken mesaj bölümüne, onun yerine bunu şeklinde bir mesaj iliştirdiğimde kırmıyolar genelde. Kolaya üç YTL verirken, kenar sosu için de bir  YTL verilir aslında ama bir pizza için iki kenar sosu çok fazla. Başka kenar sosları da var pizza max’in, daha önce ismi bir garip diye marinarayı denemiştik ama ben beğenmemiştim. Diğerlerinden de bir ara denemek lazım.

 Bunu yazarken pizzayı yedim, müşteri kişisinin çalışmıyor dediği maddeler neymiş bir bakalım.



Cloverfield

Author: admin
28 / 02 / 2008

Geçen hafta içi, ofis insanlarıyla beraber karar verip Cevahir’de başlıkta ismi geçen filmi izleme kararı aldık. Geleceğini söyleyip gelmeyenler olsa da, mesai saati bitimi toparlandık, atladık arabalara gittik.  Gerçi atlanılan araba sayısı iki, sinemaya giden kişi sayısı da dört; ama zaten ofis mevcudumuz kaç ki…  Kavacıktan kalkan arabalar, yedi otuz’da Cevahir’e ulaşmak için yola çıktılar. Geçen bir saat ardından anca Levent, İş Kuleleri önüne gelebildik. Yetişemeyeceğimizi anladıktan sonra, telefonlar ile internete girip, bildiğimiz en yakın sinema olan Kanyon’da izlemek istediğimiz film var mı sorusuna cevap aramaya çalıştık. Internet’e girmek yerine, halen çalışmakta olan “sevgili” kod adlı Buket’i arayıp,  internetten öğrenmesini sağladım.  Kendisi bize telefonda yer ayarlamaya çalışsa da, telefonuna cevap verilmedi. Biz bir süre daha Kanyon’a ulaşmak için o yavaş trafikte yol aldıktan sonra, bagajımızı kontrol ettirip otoparka girdik. Yaklaşık beş altı kat aşağıya indikten sonra parkedecek alan bulabildik. İlginç olan o kata kadar bir tane park edecek yer gözümüze çarpmamışken, o katta nerdeyse hiç araba yoktu. Barış ve ben bunu görünce arabaların tekerleri vıcır vıcır ses çıkartacak şekilde, dar alanda çemberler çizdik.  Otomatik açılan kapılar,  yürüyen yollar,  yürüyen merdivenler,  güvenlik kontrolleri derken sinemaya vardık. Biletlerin daha pahalı olduğunu düşünüyordum Kanyon’da; on bir YTL idi;  ayrıca oturacağımız koltukları da görerek seçmek güzel bir şey. Koltuklara oturduk ki,  “kola mı alsak ?” sorusu geldi birilerinden.  İki mısır, üç kola, bir fanta istedim. Bir de bunları taşımak için en azından bir poşet istedim; suratsız satıcı arkadaş yardımcı olmadı. En azından büyük boy mısırlar için duran kovalardan istedim, poşet gibi kullanmak için. Ona da izin vermedi. Peki diyerek, hassbinallah tavrıyla, kolaların üçünü üstüste, fantayı cebime koyup ve niyahet mısırları da kol ile vücut arasına sıkıştırarak koltuğuma oturup filmi izledim. Filmi, “kısa,güzel,bitti mi?” üçlemesi ile değerlendirip, kalktık, arabaya bindik, eve gittik. Dönerken köprü ve kavacık sapağını kaçırır gibi oldum; korkuttum Halil ile Bahadır’ı. Ben de korktum tır korna çalınca.

  1.  Levent trafiği ve otoparkta yer aramak Cloverfield kadar iç sıkıcı değil mi?
  2. İstanbul trafiği ileride İstanbul’dan çok büyük bir bilge çıkmasını sağlayacak kadar insanlara sabır erdemi kazandırır mı?
  3. Otoparktaki, park edilmiş araba var mı yok mu ayırımı yapıp, buna göre kırmızı ya da yeşil ışık yakan cihazlar nasıl yanlış çalışırlar, çok karmaşık aletler midir?
  4. Metrocity’de neden sinema yok?
  5. Neden telefonla yer ayırtmak bu kadar büyük problem?
  6. Arabanın bagajını neden kontrol ediyorlar, lpg yüzünden mi?
  7. O mısır kovası kaç para; mısır için verdiğim paranın yüzde kaçı ?
  8. Bir daha ne zaman boş otoparkta tekerlek vıcırtacağım acaba.